Kızılderili Savaşları: Little Bighorn ve Büyük Ovalar

Little Bighorn Çarpışması hakkında, 1876 yılında savaşın yaşandığı o günü anlatan bir yazı hazırladık. Püsküllü güderi ceketi, lacivert gömleği, kırmızı boyunbağı, geniş kenarlı şapkası ve yüksek çizmeleriyle görkemli bir görünüşü olan Albay George Armstrong Custer, Little Bighorn vadisini seyretmektedir. Kıvrıla kıvrıla akan ırmak boyunca, Siu ve Şayen yerlilerinden 7500 kadarı, tipi adını verdikleri yüzlerce çadırla kamp kurmuşlardır. Onların varlığı gözcüler tarafından Custer'a haber verilmişti; Custer ordusunun da onlar tarafından fark edilmesinden korkuyordu.

Yanlış taktik

25 Haziran 1876 pazar günü boğucu bir sıcak vardı. 36 yaşındaki Albay, 7. Süvari Alayı'ndan 600 adamını vadiye indirmişti; çünkü bölgedeki Kızılderilileri iki gün kadar oyalama emri almıştı. Bu süre içinde General Alfred H. Terry'nin asıl orduyla birlikte yetişeceği umuluyordu. Onlar gelinceye kadar hiçbir eylem öngörülmüyordu.

Fakat bazıları Custer'ın geçmişte de, ne kendisinin ne de askerlerinin güvenliğini pek önemsemediği, sabırsız bir subay olduğu görüşündedir; iki gün önce, Terry'nin ana karargahından yola çıkarken bir subay ona, "Açgözlülük etme sakın. Herkese yetecek kadar yerli var nasıl olsa. Bizi bekle" diyerek takılmıştı. Custer "Etmem" demişti gülerek. Ama öncülerin vadiden 3 km öteye kadar yedi Kızılderili köyü olduğunu haber vermiş olmalarına rağmen saldırıya geçmeye karar verdi.

Custer Yüzbaşı Frederick W. Benteen'e bölüğünü (125 kadar süvari) yerlileri kollamak için güneybatıya götürmesini emretti; bu arada 130 subayla asker de ikmal trenini koruyacaktı. Kızılderililerle o güne kadar hiç savaşmamış olan Binbaşı Marcus A. Reno'ya da, 140 süvarı ve 35 Kızılderili gözcüden oluşan üç bölükle yerli kampları bölgesinin güney yönünden saldırı emri verdi. Custer da geri kalan 210 askerden oluşan beş bölüğün başında ırmağın aşağısında daha uzakta bulunan köye saldıracaktı.

Öğleden sonra saat üç sularında, Reno ile süvarileri ırmağı yürüyerek geçip Kızılderili köyüne saldırdı. Siu reisi Oturan Boğa'nın yeğenlerinden Beyaz Boğa şöyle anımsıyor: "Ansızın askerler üzerimize saldırdı. Tipilerden içeri takır takır kurşun yağıyordu." Bununla birlikte Siu savaşçılar çok çabuk toparlandılar ve amansız bir karşı saldırıyla, Reno'nun askerlerini ırmağın öte kıyısına püskürterek ağır kayıplar verdirdiler. Hunkpapa Siularunun reisi Gall, Reno'nun saldırısında karılarından ikisi ile çocuklarını yitirdi. "Beni çılgına çevirdi bu," diyecekti sonradan. "Ben de tüm düşmanlarımı baltayla öldürdüm."

Little Bighorn sonrası…

Yakın zamanlarda savaş alanında yürütülen arkeoloji araştırmaları, bunu izleyen olayların, Custer ve adamlar açısından, savaşı süsleyen söylence de anlatıldığından çok daha karmaşık olduğunu ve belki de öyle kahramanca bir son direnişin söz konusu olmadığını göstermiştir. Reno'nun adamları tepeye tırmandıklarında Benteen'in birlikleriyle yük katırları da onlara katıldı. Bu birleşik kuvvet, bir Kızılderili saldırısının ortasına düştüğünden tepedeki ilk konumuna geri püskürtüldü.

İLGİLİ:  Avam Kamarası'nın işlevi, tarihi ve görevleri

Reno'nun saldırısından sonra Custer, mevcudu iyice azalmış taburunu iki kanata ayırdı. O, onun birliği ve soldaki iki bölük, vadinin üzerindeki bayırın arkasından, aşağıya, ırmağa at sürdüler, sonra yine tepeye doğru döndüler. Sağ kanat arkada bekleyen Siu ve Şayenlerin saldırısına uğradılar. Bu karmaşada 100 asker öldü. Sadece 20'si canını kurtarıp tepeye Custer'ın yanına varabildi.

Anlaşılan orada ölüme mahkum bu adamlar komuta ve denetim açısından tam bir çöküntüye uğramıştı. Tepede kalanların atlarının ölülerinin arkasına sığınıp ateş etmeye çalışırken Kızılderililerin eline düştüler. Diğer askerler de tepeden aşağıya sürüşmüşlerdi ve on beşi kaçmıştı. Hepsi de yakınlardaki bir dere yatağında öldü. Oglala Siularından Amerikan Atı son anları şöyle anlatıyor: "Tepelerdekileri öldürdükten sonra baktık başka beyazlar da var. Hepsini öldürdük."

Bir saatten kısa bir zamanda her şey olup bitmişti. 210 askerden bir teki bile canını kurtaramadı. Custer'ı kimin öldürdüğünü kimse bilmiyor, fakat sonra hem şakağından hem sol yanından vurulmuş olarak bulundu. Ötedeki askerlerin çoğu gibi çırılçıplak soyulmuştu. Custer'ın yanında, kolları bacakları kırılmış, İç Savaş'ta kazanılmış iki Onur Madalyası sahibi kardeşi Thomas W. Custer yatıyordu. Bir başka kardeş Boston Custer ve bir yeğeni de öldürülmüştü.

Siu ve Şayenlerin dikkatlerini bu kez Reno ile Benteen'in birliklerine çevirdilerse de Terry'nin askerleri görünür görünmez savaşmayı bıraktılar. Little Bighorn'da toplam 268 asker ve 30 ile 100 arasında yerli öldü. Bu, Siu halkının istilacı beyaz adama karşı kazandığı en büyük zaferdi, ama hem onlara hem birçok başka kabileye pahalıya mal olacaktı.

Kızılderili savaşları neden yapıldı?

Little Bighorn Çarpışması yazımızın ikinci bölümünde Kızılderili savaşlarının neden yaşandığını, Little Bighorn'un önemini, katliamın sorumlularını ve elbette Siulara neler olduğunu ele alacağız.

XVI. yüzyılın sonlarında ilk beyaz yerleşimci Kuzey Amerika kıyılarına ayak bastığı andan itibaren Amerikan yerlilerinin kötü kaderi başlamıştı. Bunu izleyen 300 yıl içinde Kızılderililer, yeni gelen yerleşimci dalgalar tarafından batıya, hep batıya, önüne geçilemez bir güçle sürülmüşlerdir. Ülkeyi baştan sona genişletmek amacını gerçekleştirme telaşıyla yeni gelenler yerli halktan kurtulmak için ellerinden geleni yaptılar. 1800'lerin başında, yeni kurulan ABD, yerlileri Missouri Irmağı'nın batısına sürmeye başladı ve karşılık olarak onlara ırmağın ötesinde topraklar sundu. Ne var ki, çok geçmeden bu topraklar da beyazlar tarafından istila edildi. Yerliler direndiğinde de hükümet güç kullandı ve bunun sonucunda patlak veren savaşlar bir yüzyılı aşkın süre kıtayı kastı kavurdu.

Saplantıya dönüşen batıya gidiş telaşında, yerlileri, ilerleme yoluna engel olarak çıkmış taş yürekli vahşiler olarak görmek pek çok yerleşimcinin işine geldi. Kayalık Dağlar'ın doğusunda kuzeyden güneye uzanan Büyük Ovalar'da yaşayan kabileler, çevreleriyle uyum içindeydiler. Göçebe, avcı ve toplayıcı toplumlar olarak yaşıyorlardı ve varlıkları, av hayvanlarıyla dolu uçsuz bucaksız çayırlara bağlıydı. Şimdiyse beyazların doymak bilmez toprak açlığı, yerine getirilmeyen antlaşmaların da yardımıyla onları batıya, uzaklara sürüyordu.

İLGİLİ:  Amerikan halkına büyük korku vermiş tarihi olaylar

1830'da kabul edilen Yer Değiştirme Yasası'yla kabileler doğdukları topraklardan binlerce mil uzaktaki, rezerv adı verilen kamplara taşınmak zorundaydılar. Bunun, yıllık ödenekler biçiminde karşılığı öngörüldü ama ödenmedi. Federal birliklerin sürekli saldırılarına karşı şansı olmayan yerliler, 1880'lere gelindiğinde tamamen boyun eğmişlerdi. Yarım yüzyıl önce anayurtları olan uçsuz bucaksız topraklardan sürülmüş, oraya buraya dağılmış, çitlerle kuşatılmış rezervlerde yaşamak zorunda bırakılmışlardı.

Askerler neden Little Bighorn'a gelmişlerdi?

1868'de ABD hükümeti, Laramie Antlaşması'nı imzalayarak Missouri Irmağı'nın batısındaki, Güney Dakota'yı temelli olarak Kızılderili arazisi olarak tanımıştı. Bu antlaşma altı yıl geçerli oldu; ta ki birçok kabilenin yurdu olan Black Hills'te altın bulununcaya kadar.

Bu toprakları istila eden altın arayıcılarına karşı koymak bir işe yaramayınca Siu ve Kuzey Şayen kabileleri halklarının bir bölümü rezervlerinden çıkıp Montana tepelerinde avlanmak üzere eyalet sınırını geçtiler. Hükümet onların derhal dönmesini emretti, yoksa hapis ya da ölüm cezasına çarptırılacaklardı. Bu kez kabile halkları direnmeye karar verdi, üstelik ayrı ayrı değil, birleşik tek kuvvet olarak. İki büyük savaş lideri, Çılgın At ve Oturan Boğa Siu, Şayen kabilelerinin reislerini, halklarıyla birlikte Little Bighorn Irmağı'na çağırdılar.

1876 ilkbaharında 1500'ü savaşçı olmak üzere 7500 kadar yerli gelmişti. Bu arada Missouri tümenini komuta eden General Philip A. Sheridan, üç birliğin yerlilerin kamp yaptığı yere doğru hareket etmesini emretti. En büyük birlik olan 7. Süvari Alayı'nın başında Albay Geroge A. Custer bulunuyordu.

Katliamdan kim sorumluydu?

Little Bighorn'da yaklaşık 300 askerin hayatını kaybettiği haberi başkent Washington'a ulaştığı andan itibaren, bu felaketin sorumluluğu konusunda tartışmalar başlamıştı.

Custer'ı savunanlar, yaptıklarının asker mantığına uygun olduğunu öne sürdüyorlardı. Custer, Siu öncülerinin ordusunun yaklaştığını gördüklerini anlamış ve düşman daha toparlanmaya zaman bulamadan saldırı emrini vermiş olmalı, diyorlardı.

Custer'ın aleyhinde olanlar ise onun tam da şanına yaraşır biçimde, tedbirsiz bir komutan gibi davranarak zafer kazanmak uğruna adamlarını kurban ettiği görüşündelerdi. General Terry'nin vermiş olduğu, destek güçleri beklemesi emrine açık açık karşı geldiği tartışılmaz bir gerçekti. Gerçi Terry orada değildi, ama Custer'a "düşmanla burun buruna geldiğinde" gerekeni yapması konusunda serbestlik tanımasına karşın, genel eylem çizgisinin ne olması gerektiğini de önceden bildirmiş olabilirdi.

Arkeolog Richard Fox, 1993'te savaşın geçtiği alanı ve tarihi kayıtları on yıl inceledikten sonra, uğranılan sonun, bir efsaneye yaraşır bir son olmadığı ve Custer'ın adamlarının, bir dizi taktik hatası sonucu disiplinleri ve kendilerine güveni kalmadığı için katledildikleri sonucuna vardı.

Kıyımın ardından Amerika kamuoyu, Custer'ın bir ulusal kahraman olarak yasını uttu. Soruşturmada, Custer'ın dostları Binbaşı Reno'yu, savaşta destek vermediği için suçlamaya kalkıştılar. Bununla birlikte tam 26 gün süren tartışmalardan sonra Reno aklanmış ve Custer da suçsuz bulunmuştu.

Gerçi birçok subayın hala Custer'un davranışı konusunda kuşkuları vardı, ama asıl suç, sonunda, Kızılderililerin kana susamışlığına yüklendi. Yaşananlar Reis Oturan Boğa'nın görüşünün de ne denli yerinde olduğunu gösteriyor. Bir zamanlar Albay Custer'ın "büyük bir reis" olduğunu söylemişti ama "kaçınılmaz bir ölüme giden büyük bir budala" olduğunu da eklemeyi unutmamıştı.

İLGİLİ:  Dünya tarihi /1770–1774/ Polonya'nın paylaşılması, Rusların Osmanlı zaferi, Bulutkapan Ali Bey'in ihaneti

Wounded Knee katliamı

Büyük Ovalar bölgesi kabilelerinin karşı karşıya kaldıkları vahşetin son perdesi 1890 aralık ayının o müthiş soğuğunda, Güney Dakota'da, Wounded Knee (Yararlı Diz) diye adlandırılan ıssız bir derenin kıyısına oynandı.

Birkaç hafta önce, büyük Siu reisi Oturan Boğa, adamları onu tutuklanmaktan korumak isterken çıkan bir kavgada öldürülmüştü. Ne yapacağını şaşıran ve korkan kabilesi, yaşlı reis Koca Ayak'ın yönetiminde, oldukça kalabalık bir topluluk, kaçıp Pine Ridge rezervinde Ogala Siularının yanına sığınmak istediler. Ama oraya ulaşmadan 7. Süvari Birliği'nden bir müfreze tarafından durduruldular ve kendilerine ertesi sabah silahlarını teslim etmeleri emri verildi.

Kuşku ve korku içindeki yerliler karşı geldiler. Bir tartışma çıktı, itiş kakış oldu ve bir silah patladı. Paniğe kapılan askerler de kargaşa içindeki kalabalığa, Hotchkiss topuyla ateş açınca birkaç dakika içinde erkeği, kadını ve çocuğuyla 200 yerli yaralandı veya öldü. Dövüşün ilk kargaşa dakikalarında, 25 süvari de kendilerini kurtarmaya çalışırken ya da kendi açtıkları çapraz ateşin arasında kalarak hayatını kaybetmişti.

Wounded Knee öyküsü burada bitmiyordu. 1973'te birkaç yüz yerli oradaki küçük köyü tam 71 gün süreyle rezervlerdeki koşulları protesto etmek için işgal etti. Ama davalarını kamuoyuna duyurmanın ötesinde hiçbir şey elde edemedikleri gibi, iki kişi kurşunlanarak öldü. Pine Ridge Siularından olan biri, 83 yıl öncesinin protestocularının yanında gömülüdür.

Siulara savaştan sonra ne oldu?

Custer ile adamlarının ölümündeki tüm sorumluluğu, itaatsizliği ve askeri yetersizliği resmen bağışladıktan sonra ABD hükümeti, seçtiği suçlular, yani Siular üzerinde yoğunlaşma olanağı bulabilirdi artık. Bu konuda, birinci yüzyıl kutlamalarının ortasında mutlaka intikam isteyen Amerikan halkının çoğunluğundan destek görüyordu.

Öç alma eylemi gecikmedi. Birkaç hafta içinde bölgeye destek kuvvetler yağdı. Kalabalık bir topluluğu benimseyen yerliler küçük çeteler halinde dağıldılar. O çetin kış boyunca askeri birlikler Siulara ve Şayenlere saldırmayı sürdürdü, birçoğunu öldürdüler veya oralardan bölgeyi terk etmek zorunda bıraktılar.

Bir zamanlar "Black Hills bana aittir. Beyazlar oraları almaya kalkışacak olursa savaşırım" demiş olmasına karşın, Oturan Boğa, daha fazla direnmenin boşuna olduğunu gördü ve halkının çoğunu Kanada'ya götürdü. Geri kalanlar da ya rezervlere döndüler ya da Çılgın At gibi, askerlere teslim oldular.

Savaştan iki yıl sonra, Büyük Ovalar bölgesi yerlilerinin çoğu ya ölmüş ya zorla rezervlere sokulmuş ya da Kanada'ya kaçmıştı. Rezervlerde yaşam çetindi. Kimi Siular başkaldırmayı sürdürdüler, ama çoğu bu acı yazgıya boğun eğdi. Little Bighorn Çarpışması'ndan çoğu zaman Custer'ın sonu olarak söz edilse de, aslında Büyük Ovalar'da yaşayan kabilelerin sonu demek de yanlış değildir.